Ci Demi

I make stories about İstanbul.

︎︎︎ Stories
︎︎︎ Words
︎︎︎ Information
︎︎︎ Contact

︎ Newsletter
︎ Instagram
︎ Links
Random
Unutursan Darılmam
İstanbul'dan Korkuyorum
You Owe Me Another Life
Eminönü Blues
How to Panic Gracefully
Dark Blue Doors And Good Intentions
Camera Zero
Will the World End in the Daytime
Fabric
How Long Is Your Stay

Ci Demi

I make stories about İstanbul.

︎︎︎ Stories
︎︎︎ Words
︎︎︎ Information
︎︎︎ Contact

︎ Newsletter
︎ Instagram
︎ Links

Signs That Everything Is Going Wrong

Her Şeyin Kötü Gittiğine Dair Emareler
Her şeyin kötü gittiğine dair emareleri görmeye başladığımda otuz yaşımdaydım. Kamerayla etrafa bakmaya başlayalı iki yıl olmuştu. Kararsız ve düzensiz bir sakalım vardı, hala öyledir; gözlerimin koyu kahverengi olduğunu ancak güneş ışığının bazı açılarıyla yansıması sayesinde görebilirdiniz, aksi halde, saçlarım gibi, simsiyah olduklarını zannedebilirdiniz. Yakışıklı sayılırdım, "yeterince iyi" derdim bu duruma, ama bana aşık olanlar vazgeçemeyecek denli kapılırlardı bana. Sorun çıkmasına bayılırım, ama bu yüzden başım çok derde girmişti, hoş değildi.

Bazen tüm bunlara nasıl güç bulduğumu düşünürüm. Kilometrelerce yürümüş olmalıyım, sadece eve bir fotoğrafla dönebilmiş olmanın hazzının peşinde çok yol katettim. Savaşa bile gittim. "Bağımlılık" diyemeyeceğim; bu, kontrolüm dışında olsa bile keyif aldığımı ima edebilir. Ama, keyfime çok düşkünlüğümden iyi bildiğim için karşılaştırabiliyorum, ben düpedüz çile çekiyordum. Bildiğiniz takıntıydı bu, hırslı bir yanı da vardı; bir hayli tehlikeliydi. Neyse, huzurlu olduğunu farz ettiğim bir ruh haline ulaşmam birkaç yılımı aldı. Bu sayede bunları yazabiliyorum.

Artık gösterdiklerimin kendine has bir hali var; birileri çıkıp kadraj, renk veya "görsel hikaye anlatıcılığı" gibi sonsuz saçma ve sıkıcı şeyler ile açıklamaya çalışabilir olup biteni. Reddediyorum. Her şeyin kötü gittiğine dair emareleri, bir görüntü dosyasına dönüştürmekten ibaret hepsi; daha azı veya fazlası değil. Bu cümleyi yazmak kadar kendiliğinden. Açıkçası, sanata dair karşılığı da yeterince umrumda değil. Karşılaşmak istediğim şeyler var ve gidip bunların fotoğraflarını çekiyorum. Oturup söyleşi yanıtlamaya hevesim hiç olmadı, bu cümleyi kullanabilirsiniz çok gerekirse.

Hiç kimsenin hayal gördüğümü düşündüğünü zannetmiyorum. Bipolarım, ama epizotlarım şizoefektif değil. Fotoğraflarıma bakanlar, bir tekinsizlikten bahsediyorlar. Bu beni mutlu ediyor ama belli etmemeye çalışıyorum, çünkü insanlar doğru şeyi söyleyebildiklerini fark ettiklerinde apansızın çeneleri çözülüyor ve artık susmuyorlar. Neyse, haklılar; hayalini kurduğum şeyin kameranın sensörüne nasıl tercüme olduğunu bilmiyorum ve bu yönsüz, tarifsiz şeyi istikrarlı ve sürdürülebilir şekilde yapabiliyorum. Haliyle, güven vermiyor. İlham, bir daha uğramayabilir.

Ne tesadüftür ki, her şeyi başlatan ilk emareyle doğum günümde karşılaşmıştım. Kameramın tarihi yanlış da olabilir, inanın hatırlamıyorum. Yolun tam ortasında iki topuklu ayakkabı duruyordu. Tam karşımda iki kişi bana doğru yaklaşıyor, bu ayakkabılarla ne yaptığımı merak filan etmeyip doğrudan yargılıyorlardı. Art arda iki fotoğraf çektim; ilkinde, kadrajın altındaki boşluk fazlaydı, ikincisinde daha "dengeli" bir çerçeve çizmiştim. Eve gittiğimde bana yaklaşan iki figüranın, fotoğrafta çok az da olsa seçilen ayaklarını kesmem gerekti. Ne zaman bu fotoğrafa baksam, aklıma kadın olduğu için öldürülen kadınlar gelir.

Benim çektiğim fotoğraflara anlam sonradan uğrar. Sıcağı sıcağına ekrana baktığımda neden çektiğime dair iç güdümü tasdikleyen çok az fikre sahibimdir. Sanırım fotoğraf çekmeyi, şiddetli protestoları belgeleyerek öğrendiğim için oluyor bu: Önce çek, sonra sorgula. Elbette, her şey olup bittikten sonra gerçek bir aptal gibi fotoğrafa var olmayan anlamlar atamıyorum, bahsettiğim şey bu değildi. Bir çark veya şişenin kontrolsüzce dönüp, belli bir yönü işaret ederek durması gibi daha çok. Tam olarak rastgele de değil, hayır. Eğer bana aşık olan kızlardan olsaydınız, belki daha iyi anlayabilirdiniz.

Sadece bir fotoğrafımı kurguladım, diğer binlercesi hep karşılaştığım "olduğu gibi" halleriyle çekildi. Bu bana gurur veriyor, çünkü bazen soranlar çıkıyor: "Sahneyi nasıl yaptın?" Yapmadım, kilometrelerce etrafıma bakarak yürüdüm, yürüdüm ve yürüdüm. Bazı günler hiç kaydadeğer bir şeyle karşılaşmadım, uykularım kaçtı. Hikayenin bir sonraki fotoğrafını daima biliyorum, bu da onu aramak zorunda kaldığım anlamına geliyor. Onu bulduğumu anladığımdaysa, ilk fırsatta eve gidiyorum. Şansımı birden çok kere test etmekten kaçınırım, çünkü şanslı biriyim, başıma daima bir şey gelir. Bu böyledir.

Her şeyin kötüye gittiğine dair emareler, İstanbul'a bakarak bir kıyameti aramanın hikayesidir. Sona dair bir merak, şahitlik etme hevesi ve onunla yüz yüze gelmek için duyulan tarifsiz bir isteğin ürünüdür. Peki, elbette sorabilirsiniz: Neden hikayeyi anlatmak yerine bunca satırdır kendimden bahsediyorum? Birincisi, hikaye bu. İkincisi, doldurmam gereken çok sayfa var. Sonra, ağacın karşısında şaşkınlıkla saçlarımı tuttum, güneş batıyordu ve gözlerim koyu kahverengiydi; o sıralar hiç kimseye aşık değildim, değişmek için hiçbir sebebim yoktu. Ben de fotoğrafını çektim, gördüğüm sefalet çok güzeldi.
Ci Demi, MMXXI